♦ Cuprins ♦ İçindekiler ♦ Contents ♦


"Çalışan Gazeteciler Günü"

1961 yılında gazetecilerin çalışma haklarında önemli iyileştirmeler getiren 212 sayılı Yasa'nın yürürlüğe girmesi üzerine, 9 gazete sahibi, yasayı protesto etmek için 3 gün boyunca gazeteleri yayımlamama kararı aldılar. Bu gelişme karşısında, gazeteciler 10 Ocak 1961 günü haklarına ve basın özgürlüğüne sahip çıkmak amacıyla Sendika binası önünde toplanarak Vilayet'e kadar bir yürüyüş yaptılar. Gazeteciler, patronların boykot kararı karşısında ise Sendika'nın öncülüğünde, BASIN adıyla kendi gazetelerini 11–12–13 Ocak 1961 tarihlerinde yayımladılar.
O tarihten sonra 10 Ocak, "Çalışan Gazeteciler Bayramı" olarak kutlandı. 1971 yılındaki 12 Mart müdahalesinden sonra ise çalışanların hakları ve basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalara tepki olarak 10 Ocak, "Bayram" olmaktan çıkarıldı ve "Çalışan Gazeteciler Günü" olarak anılmaya başladı.
"Çalışan Gazeteciler Günü" kutlu olsun!

Ervin IBRAIM

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Balkan Ülkeleri Gazateciler Birliği Kuruldu

Edirne tarihi bir kent olup tarih boyunca da önem ve değerini korumuştur. Edirne’nin ilkçağlarda Orta Asya’dan göç edip buraya yerleşen Traklar tarafından kurulduğu bilinmektedir. Sonradan Büyük İskender buraları Makedonya İmparatorluğu’nun uçsuz bucaksız sınırları içine katmıştır. Daha sonra Romalılar’ın hakim olduğu bu topraklar 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla Doğu Bizans’ın payına düşmüştür.
Roma İmparatorlarından II.Hadrianus tarafından yeniden kurulmuşcasına imar edilen kent, onun adına izafeten (Hadrianapolis) adıyla anılmıştır. 586 yılında Avar Türkleri burayı kuşatmışlar ancak alamadan geri dönmüşlerdir. Bulgar Türkleri ise 914 yılında kenti ele geçirmeyi başarmışlardır. Daha sonra tekrar Bizans’a geçen, 1050 ve 1078 yıllarında Peçenek Türkleri tarafından ikinci kez kuşatılan bu kent nihayet 1361 yılında I. Sultan Murat tarafından fetih edilerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun taht (baş) şehri olmuş ve 1453 yılında İstanbul fethedilinceye kadar 92 yıl payitaht (başkent) olarak kalmıştır. Bu yıllar içinde de tarihinin en görkemli günlerini yaşamıştır.
Edirne, Osmanlı İmparatorluğu döneminde “Paşa Sancağı” adıyla Rumeli Beylerbeyine bağlı bir vilayetti. Beylerbeyliğinin merkezi ise Sofya’da bulunuyordu. Edirne, imparatorluğun üniversite şehri olarak tanınmaktaydı. XVII. Yüzyılda dünyanın en büyük birkaç şehrinden biri haline gelen kent, XVIII. Yüzyılda gerileme dönemine girdi. 1745 ve 1751 yıllarında çıkan iki büyük yangın Edirne’yi büyük oranda ortadan kaldırdı.
22 Ağustos 1829 yılında Rusların şehre girip birkaç ay kalmaları Edirne’nin uğradığı ilk işgal felaketi olmuştur. Edirne, 20 Ocak 1887’de tekrar Rusların 13 ay, 26 Mart 1913’te Bulgarların dört ay, 1920’li yıllarda Yunanlıların iki yıllık işgallerine de sahne olmuştur. Bugün yurdumuzun karayoluyla Avrupa’ya açılan sınır kapılarına sahip Edirne şehri, 25 Kasım 1922 yılında düşman işgalinden kurtarılmıştır.
“10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü“ münasebetiyle “Trakya Gazeticiler Cemiyeti“ 9-10 Ocak 2013 tarihlerinde Edirne’de Balkanlar’daki soydaş gazetecilerin katıldığı ve gazetecilik sorunlarına ilişkin fikir alışverişlerinin yapıldığı bir etkinlik programı düzenlendi.
Balkan Buluşmasına katılan yaklaşık 50 gazeteci, toplantıdan önce, 10 Ocak çalışan gazeteciler günü dolayısıyla Edirne’de Atatürk anıtında düzenlenen törene katıldı. Romanya temsilcileri ise „Hakses“ dergisinde redaktör ve Radyo T speakeri bulundular. Törenden sonra „Trakya“ Üniversitesi Devlet Konservatuarı Sanat ve Eğitim Merkezi’nde düzenlenen “1.Balkan Gazeteciler Buluşması“ Panel ile devam etti. Balkan Ülkeleri Gazeteciler Birliği Genel Başkanı Ali Soydan konuşmalarından sonra katılan Balkan ülkeleri tanıttı: Moldova, Kosova,Yunanistan, Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Makedonya ve Türkiye.
Balkan Basın Birliği Çalıştayı moderatörlüğünü Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanvekili Yılmaz Karaca ile Trakya Gazetecileri Derneği Başkanı Ali Soydan yaptı.
Bulgaristan, Bosna Hersek, Yunanistan, Kosova, Karadağ, Moldova, Sırbistan, Romanya, Makedonya ve Türkiye’den 60 gazetecinin katılımı ile gerçekleşen çalıştayda yapılan karşılıklı istişareler sonunda Balkan Gazeteciler Birliği Kurucu Yönetim Kurulu, Danışma Kurulu ve Kurucu Genel Kurul oluşturuldu. Ali Soydan (Türkiye), Ela Kasap (Kosova), İsmail Köseömer (Bulgaristan), Safeta Bisevac (Sırbistan) ve Derya Amet’ten (Romanya) oluşan yönetim kurulu kendi aralarında toplanarak görev bölümü yaptı. Buna göre, Balkan Ülkeleri Gazeteciler Birliği Genel Başkanlığı’na Ali Soydan (Türkiye), Genel Başkan Yardımcılığına Safeta Bisevac (Sırbistan), Genel Sekreterliğe İsmail Köseömer (Yunanistan), üyeliklere ise Ela Kasap (Kosova) ve Derya Amet (Romanya) getirildi.

DANIŞMA KURULU VE GENEL KURUL

Toplantıda, Balkan Gazeteciler Birliği Kurucu Yönetim Kurulu 5 kişiden oluşurken, Danışma Kurulu 4 kişiden ve Kurucu Genel Kurul da 10 kişiden oluştu.
Danışma Kurulu, Metin Edirneli (Türkiye), Orhan Doğan (Türkiye), Abdülhalim Dede (Yunanistan), Adem Özsoy (Türkiye), Genel Kurul Üyeleri ise Azira Hristemovic (Bosna Hersek), Müzekki Ahmet (Bulgaristan), Mirsat Rastoder (Karadağ), Ela Kasap (Kosova), Enes İbrahim (Makedonya), İvana Köksal (Moldovya), Ervin İbraim (Romanya), Medin Halilovic (Sırbistan), Cengiz Ömer (Yunanistan), Rahmi Cinokur’dan (Türkiye) oluştu.
Edirne’de 10 Ocak günü Trakya Gazeteciler Derneği’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen “1. Balkan Buluşması” kapsamında düzenlenen çalıştayda kurulması kararlaştırılan Balkan Ülkeleri Gazetecileri Birliği üyeleri, Balkanlara yönelik yayın yapan TRT AVAZ’da canlı yayınlanan ‘Bizim Sesimiz’ programına konuk oldu. Programda, Balkan ülkelerindeki siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlar masaya yatırıldı.
Genel Yönetmen Sorumlusu Metin Edirneli tarafından hazırlanan programa Balkan Ülkeleri Gazetecileri Birliği Başkanı Ali Soydan, Genel Sekreter İsmail Köseömer, üyeler Ela Kasap, Ivana Köksal ve Derya Amet katıldı. Balkan Ülkeleri Gazetecileri Birliği Başkanı Ali Soydan, programda ayrıca Edirne merkezli kurulan Balkan Ülkeleri Gazeteciler Birliği hakkında bilgi verdi.
Birliğin, kurucu yönetim kurulunun, aralarında Türkiye, Sırbistan, Bulgaristan, Kosova ve Romanya’dan gazetecilerle oluşturulduğunu anlatan Soydan, Edirne merkezli olarak kurulan Birliğin kısa sürede faaliyetlerine başlayacağını söyledi. Soydan, “İlk önce internet sitemiz devreye girecek. Sonra yazılı basın olarak birkaç dilde yayınlanacak gazete devreye girecek. Daha sonra da Balkanlar’a yönelik bir radyo ve televizyonu aktif hale getireceğiz” diye konuştu.
Brüksel ve New York’ta birer ofis açacaklarını dile getiren Soydan, Balkanlar’daki her türlü sorunu, gazeteci gözüyle, gazeteci ağzıyla uluslararası kuruluşlara bildireceklerini kaydetti.

Nurgean Ibraim

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

15.Türk Dünyası Gençlik Günleri ve Kurultayı gerçekleşti

Dünya Türk Gençleri Birliği (DTGB) tarafından organize edilen 15.Türk Dünyası Gençlik Günleri ve Kurultayı 16 - 19 Aralık tarihleri arasında gerçekleşti. Istanbul’da Türk dünyasının muhtelif bölgelerinden gelen gençlerin yoğun katılımıyla gerçekleşen organizasyonda, ayrıca DTGB’nin 20. yılı da kutlandı. DP Gençlik Örgütü’nü temsilen Genel Başkan Münür Öztürk delege olarak katıldığı kurultayda, DTGB Başkanlığı’na yeniden Ekrem Abdullayev seçildi. 15.Türk Dünyası Gençlik Günleri ve Kurultayına, KKTC’yi temsilen DP Gençlik Örgütü Başkanı Münür Öztürk’ün yanı sıra, Türk Birliği Kültür Merkezi Gençlik Kolları Başkanı Ercan Arıklı ve şair-yazar Dr. Beste Sakallı da katıldı. KKTC’li sanatçı Dr. Beste Sakallı’nın başarılı sunumuyla başlayan program katılımcı ülkelerin konuşmaları ile devam etti.
Dünya Türk Gençleri Birliği Başkanı Ekrem Abdullayev açılış konuşmasında, katılımcılara başarılar diledi. Protokolde yer alan Türk Konseyi Genel Sekreteri Halil Akıncı, Azerbaycan Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı Faik Babayev, Irak Gençlik ve Spor Bakanı Temsilcisi Irak Milletvekili Fevzi Ekrem Terzi, İstanbul Vali Yardımcısı Harun Kaya, Bulgaristan 37 /38’inci dönem milletvekili Demokratik Partisi Genel Başkanı Güner Tahir ve çok sayıda Gençlik teşkilatları yetkililerine teşekkür etti.
DTGB Başkanı Ekrem Abdullayev’in konuşmasının ardından, Heyet Başkanları kendi ülkerinden getirdikleri geleneksel hediyeleri, Dünya Türk Gençleri Birliği’nin yönetim kurulu üyelerine ve protokole takdim etti.
Birinci gün Türk Dünyası Genç İletişimciler Birliği’nin kongresi yapıldı. Kongrede birliğin kurucu başkanı Dr. Şemsettin Küzeci, birliğin faaliyetleri ile kurultay katılımcılarını bilgilendirdi. Gelecek dönem için önemli kararlar alındı.

Kültür etkinlikleri eğlenceli anlar yaşattı

Program çerçevesinde ülkelerin kültürel tanıtım etkinlikleri düzenlendi. Dünya Türk Gençleri Birliği üyeleri Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Türkistan kültürlerinin yer aldığı etkinliklerde eğlenceli anlar yaşadı.
Kültürel kostümleriyle sahne alan sanatçılar, organizasyon çerçevesinde ülkelerinin müziğini dinletisini sundu.
Kurultay’a Romanya Demokrat Türk Birliği temsilcileri olarak gençlik kolların başkanı Erkan Musledin ve sanatçı Alev Gafar katıldılar.

“Sayın Protokol ve değerli konuklar,
Bizler, Romanya’nın Türklerin yoğun olarak yaşadığı Dobruca bölgesinden geldik. Öncelikle bizleri Dünya Türk Gençlik Birliği 15’nci kurultayına misafir ettiğiniz için ben ve Romanya Demokrat Türk Birliği gençlik kolları başkanı, Erkan Musledin, teşekkür ediyoruz. Bizler Romanya’da tüm Türk adetlerini ve geleneklerini sürdürüyoruz. Bu nedenle Romanya Demokrat Türk Birliğin başkanlığı altında 36 yerleşim bölgesinde şübelerimiz ve genel merkeze bağlı kültür-din-eğitim-kadın-gençlik komisyonu başkanlıkları bulunmakta ve bu şübelere bağlı türk müziği koroları ve folklör ekipleri bulunmakta. Bunlar sık sık festivallerde Türk Birliğini temsil etmektedirler. Bizlerde şu anda gençlik kolu komisyonu, başkanımız Erkan Musledin ve ben Alev Gafar geldik. Ben kendimden söz edeyim: şu anda ben Konservatuarda okuyorum, aynı zamanda hem Türk Birliği bünyesindeki müzikle ilgili etkinliklerde faaliyetlerim olduğu gibi aynı zamanda Köstence Yunus Emre Türk Kültür Merkezinde keman eğitmeni olarak görev yapmaktayım. Burada Erkan Musledin başkanlığında biz Türk gençlerine düşen gönüllü olarak yapmış olduğumuz tüm faaliyetlerimizi anavatanımız olan Türkiye Cumhuriyetini örnek alacak iyi şekilde devam ettireceğiz. Konuşmamı bitirirken bizi misafir ettiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum, hoşça kalın sağlıkla kalın.“

Minever Omer

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

T.C. Köstence Başkonsolosu ile Mülakat

Sorina Asan: Her yılın başında bir araya gelerek Türk-Romen ikili ilişkiler ve Dobruca’daki Türk toplumu ile olan işbirliğiniz hakkında konuşmak gelenek haline geldi. Türk-Romen ikili ilişkileri açısından 2012 yılını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Füsun Aramaz: 2013 yılında da Hakses dergisi mülakatı geleneğini sürdürmekten son derece memnunum. Geride bıraktığımız 2012 yılı Türk-Romen ilişkileri bakımından oldukça verimli geçmiştir. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Türkiye ve Romanya arasındaki ilişkilerin yoğunluğunu gösteren karşılıklı resmi ziyaretler sürmüştür. Bu kapsamda Nisan 2012’de Romanya’da temaslarda bulunan T.C. Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer Dobruca bölgesini de ziyaret etmiştir. Sayın Bakanın ziyareti sırasında Dobruca bölgesinde üzerinde önemle durduğumuz konuların başında gelen soydaş gençlerin eğitimi ve bu çerçevede Mecidiye’de yerleşik Türk-Romen okulu “Kemal Atatürk Ulusal Koleji”ne ilişkin konular ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
Sorina Asan: Geçen yıl Türkiye ile Romanya arasındaki stratejik ortaklık yürürlüğe girdi. İki ülke arasındaki ikili ilişkilere ne tür yenilikler getirdi?
Füsun Aramaz: Stratejik Ortaklık Bildirisi Türkiye ile Romanya arasında geniş bir yelpazedeki işbirliği ilişkilerinin daha da geliştirilerek derinleştirilmesine yönelik iradeyi göstermektedir. Bu çerçevede başta ekonomik, askeri ve güvenlik alanlarında olmak üzere işbirliğinin artırılması hedeflenmektedir. Bildiride enerji, çevre, adalet ve içişleri, terörle mücadelenin yanısıra kültür, eğitim ve bilim Türkiye-Romanya arasında öncelikli işbirliği alanları olarak belirlenmiştir. Stratejik Ortaklık Bildirisinin uygulamaya konulmasına yönelik olarak bir eylem planı 2012 yılında iki ülke Dışişleri Bakanlıkları arasında müzakere edilerek imzaya hazır hale getirilmiştir. 2013 yılında bir resmi ziyaret vesilesiyle planın imzalanarak somut işbirliği projelerinin uygulamaya konması beklenmektedir.

Sorina Asan: Geçen yıl birçok kültürel etkinlik düzenlenmiştir; çoğu YETKM ve RDTB tarafından düzenlenen bu etkinliklere siz de katıldınız. Türk kültürünün yurtdışında tanıtılması açısından 2013 yılı nasıl olacak?
Füsun Aramaz: Türk azınlığı resmi olarak temsil eden Romanya Demokrat Türk Birliği (RDTB), Tatar azınlığın temsilcisi Romanya Müslüman Tatar Türklerinin Demokrat Birliği (RMTTDB) ve 2011 Kasım ayında faaliyete geçen Köstence Yunus Emre Türk Kültür Merkezi tarafından düzenlenen tüm etkinliklere katılmaya çalışıyorum.
Ayrıca, T.C. Köstence Başkonsolosluğu olarak ortak kültür ve geleneklerimizin yaşatılmasına destek olmak amacıyla Türk-Tatar Birlikleri ve Dobruca Türk İşadamları Derneği ile birlikte düzenlediğimiz ve artık geleneksel hale gelen faaliyetlerimiz var. 2012 yılında bu etkinlikleri daha da zenginleştirmeye çalıştık. Mayıs ayında „Türk-Tatar Gençlik, Spor ve Kültür Festivali”ni 4.kez düzenledik. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle Köstence’de düzenlediğimiz ”Tük Kültür Haftası” kapsamında Türkiye’den davet ettiğimiz akademisyenlerin katımıyla Ovidius Üniversitesinde konferans ve YETKM ile birlikte Türk ebru sanatını tanıtan bir sergi gerçekleştirdik. Kültür haftası etkinliklerine 2012 yılında Köstence’nin yanısıra Galati’yi de dahil ederek Türkiye’den konuk akademsiyenlerimizin katımıyla konferans ve RDTB Galati Şubesi tarafından düzenlenen çeşitli kültürel etkinlikleri gerçekleştirdik.
2013 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 90. yıldönümü vesilesiyle geniş bir program hazırlama arzusundayız. Dobruca bölgesinin kültürel ve tarihi mirasına ilişkin albüm hazırlığı projelerimiz de var. 2013 yılının en az 2012 kadar verimli ve hareketli geçeceğine inanıyorum.

Sorina Asan: Radyo T ve YETKM Köstence’de Türk dilini ve kültürünü tanıtan iki önemli kurumdur. Bu iki kurumun faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Füsun Aramaz: Dobruca bölgesinde Türk-Tatar tüm soydaşlarımıza hitap eden “Radyo T”yi diğer Balkan ülkelerindeki soydaşlar açısından örnek alınabilecek bir uygulama olarak görüyorum. Soydaşları temsil eden RDTB ve RMTTDB tarafından ortaklaşa işletilen Radyo, her iki birlik arasında soydaşların kültür, dil, inanç ve değerlerinin yaşatılması hedefine yönelik işbirliğinin en somut göstergesi. Soydaşların kültürel kimliklerinin korunmasına ve Türkçe’nin geliştirilmesine hizmet eden Radyo, her gün verilen düzenli yayınlarla Tatarca’nın gençler tarafından öğrenilmesine de katkı sağlıyor.
Her gün 05.00-14.00 saatleri arasında yayın yapan ve halen Köstence ili ve yakın çevresinde dinlenebilen “Radyo T”nin internet üzerinden 24 saat yayın yapabilmesi olumlu bir gelişmedir. Radyonun yayın süresinin frekans üzerinden 24 saate çıkarılması ve alanının genişletilmesine yönelik çalışmaların faydalı olacağına inanıyorum. TRT ile imzalanan işbirliği protokolü çerçevesinde programların nitelik ve nicelik itibariyle geliştirilebileceğini düşünüyorum.
Bir yılı aşkın süredir hizmet vermekte olan Köstence Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’ne gelince, öncelikle Türkçe öğretiminin profesyonel şekilde sürdürüldüğünü ve kurslara Türk-Tatar soydaşlardan olduğu kadar Romenlerden de geniş katılım olduğunu memnuniyetle görüyorum. Türkçe öğretiminin yanısıra Türk el sanatlarını tanıtan kurslar da ilgiyle takip ediliyor. Bunlardan ebru sanatına ilşkin kursa ben de katılarak en eski Türk sanatlarından birini öğrenme ve uygulama fırsatı buldum. YETKM ebru atölyesindeki çalışmaların Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle Köstence Ulusal Tarih ve Arkeoloji Müzesinde sergilenmesi düzenlediğimiz Türk haftasını zenginleştiren bir unsur oldu. Yakında çocuklara yönelik Türk müziği korosu çalışmalarına da başlayacaklar. Ayrıca bir kısmı Başkonsolsoluğumuzla ortaklaşa olmak üzere 2012 yılında düzenledikleri çeşitli etkinliklerle Türk kültürü, sanatı ve tarihinin tanıtımına ivme kazandırdıklarını düşünüyorum.

Sorina Asan: 2013 yılı için projeleriniz ve takviminiz nelerdir?
Füsun Aramaz: 2013 yılı başında Türk-Tatar toplumu tesmilcileriyle biraraya gelerek geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi 23 Nisan Çocuk Şenliği, 19 Mayıs Türk-Tatar Gençlik, Spor ve Kültür Festivali, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü başta olmak üzere ortak etkinliklerin sürdürülmesine karar verdik. 2013 yılında Türk kültür ve sanatının tanıtılmasında Köstence’nin yanısıra Tulça, Galati ve Braila başta olmak üzere görev çevremizdeki diğer yerleşim birimlerine de ağırlık vermeyi arzu ediyorum.

Sorina Asan: Yeni yıl münasebetiyle Hakses okuyucularına bir mesaj vermenizi rica ediyorum.
Füsun Aramaz: 2012 yılında tüm dini ve milli bayramlarımızı, anma günlerimizi soydaşlarımız ve vatandaşlarımızla birlikte ve Romen dostlarımızın katılımıyla idrak etmekten T.C. Köstence Başkonsolosluğu olarak büyük memnuniyet duyduk. 2013 yılında da Türk-Tatar soydaşlarımızla ortak kültür ve adetlerimizin yaşatılmasına yönelik çeşitli proje ve etkinliklerle, her zaman olduğu gibi Dobruca bölgesindeki tüm soydaşlarımızın yanında olmayı hedefliyoruz. Bu düşüncelerle, Hakses aracılığıyla şahsım ve Başkonsolosluk mensupları adına Dobruca bölgesindeki tüm soydaş ve vatandaşlarımızın, ayrıca Romen dostlarımızın yeni yılını kutluyorum. Tüm okuyuculara 2013 yılında sağlık, mutluluk ve başarı dolu günler diliyorum.

Sorina Asan

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Noi oferte educaţionale la Centrul Cultural Turc „Yunus Emre”

Centrul Cultural Turc „Yunus Emre” din Constanţa continuă în acest an cursurile de limba turcă, „Tömer” la nivel de începători şi avansaţi dar şi cursurile de pictură pentru copii.
În premieră, la începutul anului a debutat cursul de teatru predat de Melike Erdem. Cursul cuprinde lecţii de mişcare scenică şi dicţie dar şi despre istoria teatrului. La finalul cursului va fi pus în scenă un fragment din viaţa celui de-al zecelea sultan al Imperiului Otoman, Soliman I. Tot în această lună vor debuta cursurile de muzică turcească tradiţională pentru copii care vor fi susţinute de lector universitar dr. Nejla Ionescu. Cursul se adresează copiilor cu vârsta cuprinsă între 7 şi 14 ani şi se desfăşoară în fiecare sâmbătă.
În luna ianuarie, Centrul Cultural Turc „Yunus Emre” din Constanţa a organizat un concurs de eseuri cu tema „Turcia şi nostalgia meleagurilor anatoliene”. Concursul s-a adresat tinerilor cu vârsta cuprinsă între 7 şi 14 ani dar şi peste 15 ani. Cele mai bune eseuri vor fi premiate în data de 2 martie.
Referitor la proiectele pe care Centrul Cultural „Yunus Emre” urmează să le desfăşoare în acest an, directorul Haşim Koç a declarat: „În acest an ne dorim să desfăşurăm activităţi cu scopul de a dezvolta schimbul cultural dintre România şi Turcia astfel încât să devenim cunoscuţi mult mai mult. Intenţionăm să organizăm manifestări care să aibe contribuţii permanente şi pe termen lung în zona Dobrogei. În acest sens, prin proiectul „100 de Biblioteci Turceşti” desfăşurat de Institutul Cultural „Yunus Emre” în colaborare cu Banca Ziraat, am adus în Constanţa aproximativ 1500 de cărţi academice (ştiinţifice), culturale şi de literatură, publicate în Turcia. După ce cărţile vor fi catalogate şi vom introduce şi sistemul de bibliotecă, vom face o inaugurare unde aceste cărţi vor fi prezentate publicului din Constanţa.” Haşim Koç, directorul Centrului Cultural Yunus Emre din Constanţa a mai spus: „vom asigura deschiderea cursurilor de formare profesională în Constanţa şi împrejurimi prin proiectul, „Reînsufleţirea Artelor Tradiţionale Turceşti în Balcani”, proiect desfăşurat de Institutul Cultural „Yunus Emre” în colaborare cu o altă bancă şi Ministerul Culturii şi Turismului din Turcia. Cursurile vor fi susţinute de instructori specializaţi din Turcia.”
Tot în acest an conducerea instituţiei va organiza expoziţii ale cursanţilor şi diverse activităţi culturale cu prilejul zilelor declarate sărbători legale în România şi Turcia şi, totodată, va intensifica colaborarea cu instituţiile locale.

Sorina Asan

Moscheea Niujie cel mai vechi lăcaş de cult musulman din Beijing

China, ţara în care trăieşte o cincime din populaţia globului adăposteşte o civilizaţie şi o istorie veche de 3500 de ani. Un loc aparte în cultura şi civilizaţia chineză îl ocupă musulmanii, care prin identitatea lor religioasă aduc acesteia o componentă specifică, cu elemente arabe, împământenită în China începând cu secolul al VII-lea.
Capitala Chinei, Beijing adăposteşte cea mai veche moschee din ţară, construită între anii 916-1125, în timpul dinastiei mongole Kitan şi extinsă mai târziu în timpul dinastiilor chineze Ming şi Qing.
Am păşit pragul moscheei Niujie într-o zi de vineri, chiar înainte de ora rugăciunii. Lăcaşul de cult care se întinde pe o suprafaţă de 6000 de metri pătraţi şi include pe lângă clădirile de rugăciune, săli de lectură, bibliotecă, spaţiu pentru observarea corpurilor cereşti dar şi un muzeu al islamului. Edificiul devenise un furnicar la ora amiezei. Majoritatea magazinelor din împrejurimi dar şi restaurantele erau închise deoarece chinezii de religie musulmană erau la rugăciune.
Rând pe rând femeile musulmane îşi luau abdestul (ritualul de purificare) şi intrau în geamia destinată rugăciunii femeilor, separată de cea a bărbaţilor. În sala mare de rugăciune bărbaţii, cu capetele acoperite intonau în cor rugăciunea efectuând prosternările specifice religiei musulmane. Numai arhitectura cu elemente specifice pagodelor chinezeşti trăda identitatea naţională a credincioşilor veniţi la rugăciune.
Marea clădire de rugăciune a fost construită în timpul dinastiei Liao şi a fost extinsă în timpul dinastiilor Ming şi Qing. Are o suprafaţă de 760 de metri pătraţi şi 39 de metri înălţime. Minaretul a fost construit de învăţaţii arabi între anii 1068-1077 şi a fost numit „Zunjingge”. Credincioşii sunt chemaţi la rugăciune din turnul numit „Xuanlilou”.
O clădire separată adăposteşte un muzeu al complexului arhitectural musulman în care sunt păstrate inscripţii cu versete din Coran, documente vechi şi fotografii care au aparţinut liderilor chinezi, de religie musulmană.
Potrivit declaraţiilor ministrului adjunct în cadrul Secretariatului pentru Culte, Zhang Lebin, în China trăiesc aproximativ 21 de milioane de musulmani. „Conform legilor din China există libertate religioasă şi toate organizaţiile religioase îşi desfăşoară activitatea potrivit legilor ţării. În China nu există religii care să deţină o poziţie dominantă, dimpotrivă, toate au acelaşi statut”, a mai afirmat Zhang Lebin.
Conform tradiţiei chineze confucianismul, taoismul şi budismul formează religiile de bază în China. Islamul a apărut în secolul 7 după Hristos şi a fost integrat în tradiţia culturală.
Libertatea credinţelor religioase în China este garantată de politica de stat care se preocupă de dezvoltarea societăţii în varii domenii, un rol important deţinând economia care va determina până în 2020 dublarea produsului intern brut pe cap de locuitor.

Sorina Asan

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Mevlid Kandili Mesajı

23 Ocak Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece tüm insanlığı onurlandırmak üzere dünyamızı teşrif eden Sevgili Peygamberimizin (sas) Mevlid-i Şeriflerinin 1442. yıldönümünü idrak edeceğiz. Mevlid-i Nebi’nin, ülkemiz, gönül coğrafyamız, bütün İslâm âlemi ve topyekun insanlığın huzuruna vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Kendisi insanlığın onuru olan Sevgili Peygamberimizin (sas) insanlığa getirdiği varlık anlayışında insan, yaratılmışların en saygını (eşref-i mahlukât) ve varlığın özüdür (zübde-i âlem). İnsanın fıtrat ve yaratılış itibariyle onurlu bir varlık olması, İslâm’ın varlık, bilgi ve değer anlayışını şekillendiren en temel unsurlardan biri olmuştur.
Bununla birlikte insanoğlunun, son iki yüzyılda bilimsel ve teknolojik alanlarda gösterdiği olağanüstü ilerlemeyi, ne yazık ki insan onurunun korunması ve yüceltilmesi konusunda gösteremediği bir gerçektir. Geride bıraktığımız yüzyıl, daha şimdiden insanlık onurunun had safhada zedelendiği talihsiz bir zaman dilimi olarak anılmaktadır. Ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, işkence, terör, savaş, gelir adaletsizliği, zulüm, sömürgecilik, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, kürtaj, açlık ve kıtlık gibi onur kırıcı küresel sorunların kıskacındaki insanlık, tarihte görülmemiş bir sınavdan geçiyor. Göğün kapılarına sırt çeviren insanoğlu, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir hâlde bekliyor. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Kendi ürettiğinin esiri olan insanlık, kendini hapsettiği karanlık zindanlardan çıkış yolları arıyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinde koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor. İşte bu noktada hem Mevlid Kandili hem de bu sene Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” temasının hem ülkemiz insanının hem de bütün insanlığın gündemine taşınması son derece önem arz ediyor.
İslâm’ın, insan onurunu merkeze alarak tesis ettiği insan anlayışının esaslarını Hz. Peygamberin (sas) çağlar üstü örnek hayatında, sünnet-i seniyyesinde, söz ve davranışlarında, en genel hatlarıyla da Veda Hutbesi’nde görmek mümkündür. Rahmet Peygamberi (sas), on binlerce insana hitaben yaptığı o tarihî konuşmasında insanların canlarının, mallarının ve ırzlarının yani kişilik değerlerinin ve insanlık onurlarının dokunulmaz olduğunu bildirmiştir. Böylece o, İslâm’ın, insanın yaşama ve mülkiyet hakkı ile manevî kişiliğine ilişkin bütün haklarını aynı ölçüde güvence altına aldığını ilan etmiştir. Sevgili Peygamberimizin (sas) tanımıyla iyi Müslüman, din kardeşinin canına ve malına olduğu gibi kişilik onuruna da saygı gösteren ve onun şahsiyetini dokunulmaz gören kimsedir.
Şurası iyi bilinmelidir ki insanı onurlu veya onursuz kılan temel ölçüt, davranışlarıdır. Davranışları kendisini onurlandırmayan kimseyi haricî hiçbir aidiyet onurlandıramaz. İnsan, ırk, renk, zenginlik, soy-sop gibi maddî, izafî ve geçici ölçülere göre değerlendirilmemelidir. “Nice kapılardan kovulmuş üstü başı perişan insan vardır ki, Allah’a yemin etse Allah onu yemininde haklı çıkarır” buyuran Sevgili Peygamberimiz (sas), insan onurunu maddî ölçütlerle değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğine işaret etmiştir. İnsan bizatihi değerli ve onurlu bir varlıktır. Efendimizin (sas) nazarında onun siyahı da değerlidir beyazı da; fakiri de onurludur, hizmetçisi de.
İnsan onurunun beşerî ve ilahî yönü birbirinden ayrı tutulamaz. Bütünüyle insanı merkeze alarak aşkın hiçbir gerçekliği tanımayan bir bakış açısı, insanı bir bütün olarak kuşatmaktan uzak olacaktır. İnsan ve insan onuru, maddesi ve manasıyla, bedeni ve ruhuyla bir bütündür, parçalanamaz. Hiçbir insancıl düşünce ve ideoloji, İslâm’ın insan onuru konusundaki ayrıcalıklı konumuna alternatif oluşturamaz. Aşkın değerlerden soyutlanmış, metafizik ilkelere bağlı olmayan bir ‘insan onuru’ insana hak ettiği değeri veremediği gibi insanı daha da onursuz bir hale getirmektedir.
Sevgili Peygamberimizin (sas) kutlu doğumu vesilesiyle bugün bir kez daha hatırlatmak isterim ki insanın ucuzladığı, bir meta haline dönüştüğü, insan onurunun göz ardı edildiği, zedelendiği, ayaklar altına alındığı, insanlığın kaybolmaya yüz tuttuğu, insanı onursuzlaştırma, itibarsızlaştırma, değersizleştirme ve değerlerinden soyutlama gayretlerinin küresel ölçekte politikalar haline geldiği günümüzde bütün âlemleri onurlandırmak için gönderilen rahmet yüklü adalet, hikmet yüklü ahlâk peygamberinin onur mücadelesini ve insana bakışını yeniden keşfetmeye ve bu keşfimizi toplumun bütün katmanlarına açmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.
Hiç kuşkusuz kutlu doğumunu idrak edeceğimiz Efendimizin (sas) örnekliği ve rehberliği, insanlığın bugün içine düştüğü her türlü badireyi atlatması, zedelenen insanlık onurunun tekrar yücelmesi ve özlenen aydınlığa kavuşması yolunda yegâne melcedir.
Bu duygu ve düşüncelerle aziz milletimizin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın, gönül coğrafyamızdaki kardeşlerimizin ve tüm İslâm âleminin Mevlid-i Şeriflerini tebrik ediyor; Mevlid-i Nebi’nin, özellikle Suriye’de, Irak’ta, Myanmar’da, Arakan’da, Afrika’da, Somali’de, Mali’de, Filistin’de ve dünyanın muhtelif yerlerinde çiğnenen ve zedelenen insanlık onurunun yeniden yücelmesine ve korunmasına vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkanı

Mevlid Kandili

Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, miladın 571’inci yılı, kameri aylardan Rebiulevvel’in 12’nci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’de dünyaya geldi. Şüphesiz O’nun doğumu, beşeriyetin saadeti açısından, insanlık tarihinin en önemli olayıdır.
Peygamber Efendimiz, risaletinden sonraki hayatı ile insanlar için her bakımdan örnek olduğu gibi, peygamberlik öncesi yaşayışında da, kendisini tanıyan herkesin güven, saygı ve takdirini kazanmıştı. Bu yüzden Mekkeliler O’na, daha çocukluk döneminden itibaren “Muhammedü’l-emin” (yani güven duyulan, kendisine güvenilen Muhammed) diyorlar, hiç kimseye güvenip teslim edemedikleri en kıymetli şeylerini O’na emanet ediyorlardı.
13 yıl Mekke’de, 10 yıl Medine’de olmak üzere, tam 23 yıl insanlara sözleri, davranışları ve yaşayışı ile “Hak Dini” öğretti. Dağdan getirdiği odun parçasını yontarak tanrı edinen, eliyle şekil vererek put yaptığı helvayı, acıkınca oturup yiyen, kendi öz kızını diri diri kuma gömüp bundan üzüntü ve utanç yerine, neşe ve gurur duyan bir kitleden, şefkat, merhamet ve nezaket örneği bir toplum meydana getirdi. Kur’an-ı Kerim’in telkin ettiği üstün ahlâk ve fazilet binasını tamamladıktan sonra, miladın 632. yılı yine Rebiulevvel ayında, kamerî yıl itibariyle 63 yaşında iken Rabbi’ne kavuştu.
Sevgili Peygamberimiz, güler yüzlü, nazik tabiatlı, ince ve hassas ruhlu idi. Katı yürekli, sert ve kırıcı değildi. Kendisinden sert ve kaba hiçbir söz duyulmazdı. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Al-i İmran Suresi’nin 159. ayetinde: “Allah’ın rahmeti eseri olarak sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.” buyurulmuştur.
Peygamberimizin doğumunu her yıl mevlit kandili olarak kutlamaktayız. Peygamberimizin doğumunu anmak, kasideler okumak, ilahiler söylemek ve tatlılar dağıtmak gelenek oldu. Bu sene Köstence cemaati Kumluk camide toplandı. Programa Romanya Müslümanlar Müftüsü Sn. Murat Yusuf, T.C Köstence Başkonsolosu Din Hizmetleri Ataşesi Sn. Aytekin Akçin ve Köstence imamları katıldılar. Her sene olduğu gibi Mevlid Kandili Romanya’nın tüm camilerinde kutlandı.İmamlar mevlidler okuyup programlar hazırladılar.Böylece birlik duygusunun güçlendirdiği bu özel geceyi doyasıya idrak ettik.

Sărbătoarea Mevlid

Membrii comunităţii turce din Constanţa şi ai filialelor teritoriale ale U.D.T.R. din localităţile Cernavodă, Hârşova, Techirghiol şi Băneasa au sărbătorit cu bucurie şi emoţie Naşterea Profetului Muhammed (Mevlid Kandili). În această zi plină de înţelepciune şi iertare, belşug şi milostenie toţi cei prezenţi la geamia Kumluk din Constanţa s-au rugat lui Allah. Convinşi de puterea acestei sărbători şi-au deschis sufletele şi cu mâinile deschise s-au rugat într-o linişte deplină cu toate că interiorul geamiei devenise neîncăpător.Imamul geamiei a recitat versete din Coran şi în predica ţinută nu a uitat să le spună tuturor să fie buni părinţi, vecini, prieteni, să-şi respecte semenii, să muncească mai mult, să se informeze, să vină cu idei şi soluţii pentru rezolvarea problemelor comunităţii.
La eveniment, pe lângă enoriaşi, au participat muftiul cultului musulman din România, d-nul Iusuf Murat, ataşatul pe probleme de cult din cadrul Consulatului General al Republicii Turcia la Constanţa, d-nul Aytekin Akçin, imami, reprezentanţi ai U.D.T.R şi reprezentanţi ai UDTTMR.

Firdes Musledin

Romanya Demokrat Türk Birliğinde Erkeklere Mevlid Merasimi

Bizim kültürümüzde Mevlid geleneğinin çok önemli bir yeri var. İslam toplumlarında asırlardır yapılan mevlid merasimleri, inananların birbirleriyle kaynaşmalarına, geleneklerini yaşamalarına, yeni bilgiler edinmelerine ve durumu iyi olanların fakirlere yardım etmelerine vesile olmaktadır.
İnsan her fırsatta mevlit okutmakla, Kur’an-ı Kerim’le gözleri ve gönülleri aydınlatmayı, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) anarak bitmez bir muhabbetle dolmayı, bir arada olup sohbet etmeyi, sevinçlerimizi arttırmayı her zaman istemektedir. Romanya Demokrat Türk Birliği erkeklere mevlid merasimi düzenledi. Ev sahipliğini RDTB Başkanı Sn. Osman Fedbi ve RDTB din Komisyon Başkanı Sn. İslam Remzi yaptılar. Duaya Kumluk camii cemaati, imamlar ve T.C Köstence Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşesi Sn. Aytekin Akçın katıldılar. Mevlitte Sn Aytekin Mevlid kandili hakkında konuşma yaptı ve bazı yöneltilen soruları cevapladı. Mevlide şube başkanları da katıldılar.
Türk mutfağı leziz yemek ve tatlılardan misafirlerimize sunduk. Yapmış olan zahmet ve güzel yemekleri için Emine İslam ve Cadrıe hanımlara teşekkür ediyoruz ve elleri dert görmesin diyoruz.

Firdes Musledin

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Vacanţă în Istanbul

Centrul Cultural Turc Yunus Emre a organizat în perioada 12-16 2012 decembrie a organizat o excursie în vederea unui schimb de experienţă pentru olimpicii de la Olimpiada Naţională de Limba Turcă. La această deplasare au participat 26 de elevi din clasele V-XII ce studiază limba şi literatura şi doi profesori însoţitori, doamnele profesor Iomer Subihan şi Seit Memet Emel. Pe perioada deplasării grupul a fost însoţit de inspectorul de specialitate din cadrul MECTS. prof. Vildan Bormambet.
Elevii au vizitat centrul istoric al Istanbulului printre care palatul Topkapı, Muzeul de Marină, Castelul Yoros şi Palatul „Beylerbeyi“.

Türk`un Sesi

Korkma dedi Akif tum ulusa
Son nefes kalana kadar yurtta
Savunacak seni tum duşmana
Karşısında olsa`da tüm dünya.

Biz ezelden beridir hür yaşadık
Haklı davamızı dünyaya anlatık
Bu uğurda hepimiz savaştık
Hiçbir çılgına zincir vurdurmadık.

Garbin ufukları olsada çelikten duvar
Bizde iman dolu yürekler var
Bu kudrete kim verebilir zarar
Karşısında olsa da dişsiz canavar

Toprağın altında binlerce kefensiz
Kalmadı hiçbir hane şehitsiz
Vermedik,alsakta dünyaları biz
Bir karış toprak istesenizde siz

Dalgalanıyor kurban olduğum bayrak
Ebediyen yıldızımız parlayacak
Bu vatan benim milletimindir ancak
Dünya var oldukça hep duracak

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Dünden Bugüne Türk Muziği

Aralık ayın sonu, karlı bir günde, Köstence “Yunus Emre“ Türk Kültür Merkezinin tarafından düzenlenmiş olan “Dünden Bügüne Türk Müziği - I Müzikli Söyleşi “ faaliyeti içimizi biraz olsa da ısıttı.
Programa Datça Müzik Sevenler Dernek Başkanı ve Türk Sanat Müziği Topluluğu Koro Şefi Yılmaz Türkoğlu katılmıştır.
Yılmaz Türkoğlu ilköğretimden beri müziğin içinde ve bu güne kadar derneklerde faaliyetleri oldu. İzmir Radyosu sazlarının ve hocalarının bulunduğu ses yarışmasında 1995 yılında 1’inci, 1996 yılındada 2’nci olmuştur ve şu anda Datça Müzik Sevenler dernek başkanı. Bünyesinde halk müziği topluluğu ve sanat müziği topluluğu olan derneğinde sanat müziği topluluğu koro şefliğini yürütmektedir. Programa dünden bugüne kadar Oslanlı müziğini bizlere birkaç parça aracılığıyla sundu. Yaptığı konuşmasını sizlere, okuyucularımıza sunuyoruz:
“Türk müziği denilince osmanlıdan bu günümüze düşünürsek dünya müzik tarihinde büyük yer almaktadır, osmanlı döneminde sarayda müzik ve saz eğitimi verilmekte Mehter takımı ilk olarak Osmanlı Devletinde 1289 tarihinde kurulmuştur.
Daha sonra 1640-1712 yıllarında yaşayan adı Derviş Mustafa olarak bilinen itri 300 yıldan beri okunan ve ünü tüm müslüman ülkelerde okunan Bayram Tekbiri ve Salatü-ümmüyesiyle ve Türk müziğinde hep okunan ama zor bir eser olan segah makamında Tuti mucize guyem eseri veya olmaz ilaç sineyi sad parame bir örnek verelim.
SEGAH: Şişmanlık uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturur.
1778-1846 yıllarında (İsmail Efendi) Dede Efendi Neyzen büyük besteci ve hoca, Türk müziğine çok eserler kazandırmış. 1001 gün mevlevi çilesinden sonra dede olunur. Günümüzdede en çok sevilen rast makamındaki şarkısı “Yine Bir Gülnihal“ adlı örneğini verelim.
RAST: Kemik ve beyne etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Nabzın yükselmesine yardımcı olur. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyidir.
1831-1885 yıllarında 19. yüzyılın bestekarı ve söz yazarı Hacı Arif Bey(Mehmet Arif) 1000’den fazla eser, günümüzde 325 eseri bilinmekte. Çok nazik, zeki vede kaprisli olan Hacı Arif Bey bir gecede 8 şarkı bestelemiş, başka güfteye (yani söze) 7 değişik beste yapmıştır.
“Sultan 2’inci Beyazıd Külliyesi“ adlı eserinde, konuya geniş yer ayırarak, musiki makamlarının hangi hastalıklara iyi geldiğini, Hicaz makamının cinsel gücü artırdığını ve yanlış anlaşılma korkusu ile bugüne kadar bunu söylemediğini anlatan Dr. Ratıp Kazancıgil, “Tarihten önceki dönemlerden beri bilinen ve bu işle uğraşanların alanına giren bir kısım hastalıkların, müzikle tedavisi yapılmış“.
HİCAZ şarkı: yatsı’dan sabaha kadar olan zamanda etkisi fazla. Kuru ve soğuk nedenli hastalıklar için faydalı olduğu belirtiliyor. Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi bulunuyor. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazla. Alçak gönüllülük duygusu veriyor. Örnek olarak “Ben Gamlı Hazan“ ve “Yıllar Ne Çabuk Geçti“ şarkısını verebiliriz.
Bu külliye 1488 yılında her türlü hastalığın tedavi edildiği bir merkezdir. Burada sadece akıl hastaları tedavi edilmiyordu. Akıl hastalarının yanısıra diğer hastalar da tedavi görüyordu. Buradaki hastalara ilaçla tevavinin yanısıra müzikle tedavi de uygulandığını kaydeden Kazancıgil, “Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde burayı anlatırken, on kişilik sazende ekibi ile birlikte akıl hastalarının ve diğer hastaların tedavi edildiği yer olarak bahsediyor.
NİHAVEND:En eski makamlardan birisi olan Nihavent Makamı, kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça ve bacak bölgelerine etkili oluyor. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalı. Kuvvet ve barış duygusu veriyor. Akıl hastalarının tedavisinde kullanılıyor. Örnek “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar“.
Bugünümüzden 900 yıl önce Şam’da Nureddin Zengi tarafından yaptırılan şifahanelerde makamların tedavi için kullanılmaya başlandığını daha sonrada Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne’de açılan şifahanelerde ud, keman, ney, rebap (üç telli ikisi ipek üzerine metal sarım bir tanesi ise at kuyruğundan yapılmıştır, yaylı bir saz gövde ceviz yayın balığı ile kaplıdır), çeng (Asya kökenli 14 ile 24 telli diz üstünde dik olarak iki elle çalınır), dombra gibi aletlerle ruhsal ve fiziksel hastalıkların tedavi edildiği kitaplarda geçmektedir. Daha sonrada Viyana’da meidling rehabilitasyon merkezinde komada yoğun bakımda olan hastalara Türk müsikisi makamları dinletilerek yapılan terapi uygulamalarında beyindeki alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edildiği bu yöntemle bir çok hastanın komadan çıktığını tıp uzmanları tarafından açıklanmıştır.
UŞAK: aşık anlamına gelen Fecirden kuşluk vaktine kadar ve gün batımında etkisi fazla. Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalı. Anar Ömrümce Gönül-Vurgun.
Yakın tarihimize baktığımızda 2007 yılında Gazi Üniversitesi algoloji ve çocuk psikiyatrisi bölümleri ile ortaklaşa yaptıkları araştırmada da kronik ağrılı hastalara, otistik ve spastik çocuklara yapılan müzik terapisinde ağrılı hastalardaki stres hormonlarının seans sonrasında %40 azaldığı görüldüğü anlatılmaktadır. Yapılan seansların 10 seans üzerinden yapıldığı hastalığın türüne göre 40 dk. ile 2 saat arasında değiştiği söylenmektedir, etnomüzikolog ve müzik terapisti Yrd. Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç yazmış olduğu kitaplardan alınmıştır.
SABA: Cesaret, kuvvet ve rahatlık veriyor. Seher vaktinde dinlenmesi tavsiye ediliyor. Sabah ezanımız bu makamdan okunur. Örnek olarak “Aman Doktor Canım Gülüm Doktor“ parçası olabilir.
ACEMAŞIRAN: Kuru - sıcak makam olarak biliniyor. Fecirden kuşluk vaktine kadar etkili. Kemiklere ve beyne iyi geliyor. Vücutta yağ dengesini sağlıyor. Yaratıcılık duygusu ve ilham veriyor. Durgun düşünce ve duyguları canlandırıyor. Özellikle Bayanlarda doğumu kolaylaştırıyor acemaşiran saz semaisi.
HÜSEYNİ MAKAMI: Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer, kalp ve ruhların iltihabını söndürür ve yok eder. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Büyük erkeklerde görülen gizli ateşli nöbeti ve günde bir kere gelen ateşli nöbetin giderilmesinde faydalıdır. Sol omuza etkilidir. Sıtma hastalığına iyidir. Örnek olarak Hicran Oku Sinem Deler.
REHAVİ:Baş ağrısı, burun kanamaları, ağız çarpıklığı ve balgamdan gelen hastalıklarına ayrıca akıl hastalarının tedavisinde etkili. Kadınların doğumlarına yardımcı olan bir makam çeşidi. Bu makamında İbn-i Sina ve Evliye Çelebi’de bahsi geçen bir makamdır. Sonraları Rast makamı, rehavi makamının yerini almıştır.
BUSELİK: Nihavent makamı ile benzerlik gösteriyor. Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça ve bacak bölgelerine etkili oluyor. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalı. Kuvvet ve barış duygusu veriyor. Akıl hastalarının tedavisinde kullanılıyor.
Osmanlı’da Batı’ya en yakın olan 1761-1808 yıllarında yaşayan 3 Selim şehzade iken hem müzik hemde edebiyat eğitimi almış. Suzi Dilara makamını bulmuş vede 100 üzerinde eseri vardır. Bir rivayete göre sabah namazlarına kaltığında bazen uyumayıp beste yaptığı söylenmektedir. O yıllarda ulusal marş olmadığı gibi tahta gelen padişah kendisine marş besteletirmiş. Bunu söylememdeki neden Abdülmecit zamanında Giuseppe Donizetti tarafından bestelenen 1839-1861 yılları arasında “Mecidiye Marşı“ olarak kullanıldı. Daha sonra 1861-1876 Abdülaziz için Calisto Guatelli “Aziziye Marşı“nı besteledi, ama sonra 1876 yılında 4. Murat döneminde Mecidiye Marşı yine kullanıldı. Mecidiye Marşı Dobruca bölgesinde ilk ziyaretinde çalındı. Bu marşın sahibi İtalyan doğumlu 1828 İstanbul’a yerleşiyor, musika-i hümayun’nun (saray orkestrası) başına geçiyor. O tarihte Donizetti paşa olarak biliniyor. Şimdi Mecidiye marşı sizlere dinletelim. bu marş 20 yılı Aşkın Osmanlı Marşı olarak çalındı.
Konuşma arasında Yılmaz beyin sunduğu parçalar izleyici tarafından takdir edildi ve kendisine eşlik etti. Program güzel sohbetler ve baklava eşliğinde sona ermiştir. 2013 yılında yapılacak II. Ve III. Müzik Şöyleşi’lerini merakla bekliyoruz.

Minever Omer

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

La taifas cu Husref Durgut Karaiman

L-am cunoscut pe Husref Durgut Karaiman în casa lui primitoare din Schela Cladovei. Am vorbit atunci timp îndelungat, la o cafeluţă, având pe masă cărţi, albume, tăieturi din ziare vechi şi-un morman de fotografii în jurul fiecăreia ţesându-se câte-o poveste şi toate la un loc ţesând povestea insulei Ada-Kaleh, unde trăise până la 26 de ani...Citisem multe despre turcii din România dar era pentru prima oară când stăteam de vorbă cu un turc în carne şi oase, şi încă unul din Ada-Kaleh...
Am vorbit despre paradisul pierdut, despre ostrovul plin de grădini de trandafiri şi lalele, de chiparoşi şi smochini, mi-a arătat fotografii cu cireşii şi zarzării înfloriţi, cu vechea cetate orientală şi catacombele ei, cu vechii lui prieteni insulari... Despre unii dintre ei îmi spune cu tristeţe că se-odihnesc în cimitir, că s-au stins de supărare... Din când în când discuţia noastră e-ntreruptă de câte un telefon, iar eu mă bucur să văd pe faţa acestui munte de om, pe care suferinţa şi-a lăsat amprenta, şi-un zâmbet – îl sună din Turcia câte un vechi prieten, insular, să-i ureze Mulţi ani, căci azi e sărbătoare, e Paştele turcesc. Îmi spune atunci că a-ncercat şi el să se stabilească-n Turcia, când a aflat că insula va fi scufundată. Dar n-a rămas decât 20 de luni, „n-am îndurat mai mult, m-a chemat Dunărea“. Tatăl său turnase deja la Schela fundaţia casei. A făcut nenumărate drumuri cu barca pe insula părăsită cărând cărămizile vechii locuinţe din Ada-Kaleh cu care a continuat să zidească locuinţa de la Schela, în care ne aflam. A fost ultimul locuitor al insulei înainte ca ea să dispară pentru totdeauna sub ape. O lume dispărută despre care se ştie prea puţin...
I-am vorbit domnului Durgut despre unul din proiectele mele de la Şcoala „Petre Sergescu“ prin care încerc să fac cunoscute valorile şi tradiţiile diferitelor etnii care au trăit aici, în zona noastră şi despre întâlnirile elevilor pe care le-am organizat, cu membri ai unor familii greceşti. Mi s-a părut o idee minunată să-l invit la şcoală, să-l cunoască şi elevii mei, nu doar ca pe un reprezentant al etniei turce din Mehedinţi, dar şi ca pe un locuitor al paradisului pierdut, al unei lumi fascinante, lumea Ada-Kaleh-ului. Nu mai primise o astfel de invitaţie, dar a acceptat imediat, aşa că în săptămâna următoare, ştrengarii mei din clasa a VII-a s-au pregătit, citind despre insula de sub ape, nerăbdători să-l cunoască pe turcul din Ada-Kaleh.
Scrisesem la începutul orei pe tablă câteva versuri albe, exprimând regretul nostru de a nu fi cunoscut insula: Nu te-am văzut, nu te mai pot vedea şi nici nu voi putea să te privesc ori să te ating vreodată, Ada Kaleh...
Am împărţit copiilor nişte cartonaşe albe, pentru a-şi nota eventualeel impresii. Oarecum timizi la început, simţind căldura oaspetelui, au început să se dezgheţe şi să-l asalteze cu tot felul de întrebări. Nu era clar – poveştile pe care le citiseră erau doar „poveşti“ sau erau adevărate? Voiau să afle dacă prinţul din Buhara, Miskin Baba, a existat cu adevărat, dacă un ciorchine de struguri cântărea într-adevăr 5 kg... Voiau să ştie cum era la şcoala Ada Kaleh, cum era să fii elev, cum erau profesorii? Cum ar arăta o zi a noastră, ca turişti, pe insulă? Ce-am fi putut cumpăra din vestitul bazar din Ada Kaleh? Cum arătau casele? De ce femeile şi bărbaţii aveau încăperi separate? Ce s-a salvat de pe insulă? Ce alte etnii trăiau pe insulă pe lângă turci? Cum era viaţa împreună? De ce s-a renunţat la proiectul strămutării de pe Ada-Kaleh pe insula Şimian? Nu conteneau cu întrebările, zici că se băteau turcii la gura lor... De îndată ce oaspetele începea să vorbească, amuţeau, ştiind să-l asculte... L-au descusut pe îndelete, de la amănuntele despre insulă, la cele despre viaţa personală şi sentimentele încercate privind pământul natal dispărând sub ape...
Întâmplarea a făcut să mai avem în acea zi un musafisr în clasă: Domnul Liviu Onofrei, care lucrează la Hidrocentrala „Porţile de Fier“, născută cu preţul scufundării insulei. Unii dintre copii avuseseră deja ocazia să-l cunoască în vizita de la Hidrocentrală, unde ne fusese ghid. Este şi el legat de lumea dispărută a Ada-Kalehului, nu numai prin pasiunea pentru istoria acestor locuri, dar şi prin faptul că tatăl său a lucrat multă vreme ca şef al grănicerilor din Ada-Kaleh. Dacă domnul Durgut a fost ultimul locuitor, tatăl domnului Onofrei, prin funcţia sa, a fost ultimul om care a părăsit insula înainte de scufundare. A fost emoţionant când domnul Durgut a găsit fotografii cu insulari, printre care şi tatăl domnului Onofrei.
Pe cartonaşele împărţite copiilor, era scris doar atât: Îmi pot închipui... şi i-am lăsat să completeze imaginea insulei. Pe unii i-am văzut scriind, pe câţiva desenând... Se pare că discuţia i-a ajutat într-adevăr să vadă, prin amintirile oaspetelui, lumea insulei. Cu două zile în urmă aceşti copii participaseră la o campanie a poliţiei locale de prevenire a furturilor şi erau învăţaţi cum să se ferească de hoţi. Acum descopereau o lume dispărută în urmă cu jumătate de secol, în care oamenii îşi ţineau casele descuiate, în care turcii, românii, ungurii, nemţii şi evreii se aveau ca fraţii. O lume apusă, din trecut, din care putem învăţa ceva despre cum ar trebui să privim viitorul. Povestea despre iubire dintre Ada şi Kaleh e poate doar o legendă, dar povestea insulei Ada-Kaleh este cu adevărat o poveste de iubire, despre pace şi înţelegere între oameni de toate neamurile.
Copiii i-au oferit oaspetelui lor un semn de carte confecţionat de ei, cu imagini din Ada-Kaleh, dar au vrut şi ei să păstreze câte unul, pe care domnul Durgut le-a dat, emoţionat, câte un autograf. În timp ce musafirul nostru a iscălit semnele de carte, am adunat impresiile copiilor pe care le-am pus cap la cap, zugrăvind mai clar lumea minunată a insulei Ada-Kaleh. L-am citit şi am fost cu toţii de acord să intitulăm acest „mozaic de impresii“ Poem pentru Ada-Kaleh:

Nu te-am văzut
Nu te mai pot vedea
şi nici nu voi putea să te privesc ori să te-ating vreodată,
Ada Kaleh...
Şi-am vrut mereu atât de mult să te cunosc,
măcar să mi te-nchipui,
loc magic şi sacru, plin de poveşti şi simboluri,
petec de pământ învăluit în mister...

Dar iată, mi te pot închipui acum,
ostrov străvechi, îmbrăţişat de ape,
la un taifas cu domnul Husref Durgut Caraiman...
Te zugrăvesc în mintea mea, dulce liman:
orăşel oriental, cu flori ivite din orice crăpătură
împrăştiind mireasmă de liliac şı roze.

Pot să-mi închipui ţărmul tău
Cu barcagiii lenevind în iarbă
lângă bărcile lor viu colorate
albastre, roşii, albe şi verzui...

Pot să-mi închipui zidurile vechiului fort austriac
Văd parcă cetatea în formă de stea
şi grădinile tale, serai fermecat,
parcă le văd aievea şi simt cum mă-nvăluie
mireasma de trandafiri şi cafea.

Pot să-mi închipui în mijloc moscheea
Cu versete din Coran pe pereţi
Cu zveltul ei minaret şi faimosul covor

Pe fiii şi fiicele tale închinându-se lui Allah
Ori aprinzând vreo lumânare
la mormântul lui Miskin Baba
Încredinţându-i ale lor fierbinţi dorinţe...

Şi văd nu departe măslinul cel sfânt – răcoros
Din care Hercule a luat o mlădiţă
ca s-o sădească-n Ellada, să crească
Şi-nvingătorilor olimpici apoi
Cununi să-mpletească.

Pot să-mi închipui copilaşii înnotând zglobii
Fete sprintene jucând volei şi băieţi alergând după minge la fotbal
Flăcăi în toată firea jucându-se de-a v-aţi ascunselea prin catacombe

Pot să-mi închipui casele cu foişor,
cu selamlîc şi haremlîk
Pe prispă oameni zâmbitori, cu fes pe cap, lipsiţi de griji,
Ce nu-şi încuie porţile vreodată
Căci nu există hoţi...
Îi văd mergând pe străzi, vorbind între ei
Români şi turci, unguri, evrei...
Sunt toţi pentru unul şi unul pentru toţi!

O lume minunată, ca de poveste
Aproape-i greu să crezi c-a fost adevărată.
Un loc liniştit, unde timpul se poate opri din curgerea lui,
Învăluit într-o pace adâncă.

Pot să-mi închipui străduţele cu cafenele unde,
pe scăunele scunde,
se fumează ciubuc şi narghilea.

Sau pot să iscodesc bazarul
Plin de covoare turceşti şi persane
Broderii şi suveniruri

Şi tarabe cu podoabe:
Cu brăţări şi inele,
Cu papuci şi mărgele.

Pot să-mi închipui negustorii ce-şi laudă marfa:
Unul vinde măsline,
Altu-şi laudă strugurii - şi-abia poate ţine un ciorchine,
Aşa de mari şi frumoşi sunt!

Turcoaice frumoase ne-mbie zâmbind:
- „Am măceşe, şi migdale, şi castane brumării...“
- „Ţigarete la tătici şi cofeturi la copii...“
- „Am dulceţuri aromate de smochine, trandafiri...“

Raiul pe pământ e-aicia: e locul cu cel mai gustos rahat
Şi cele mai vestite baclavale,
Cu peltea şi saraiale,
Cu halviţe şi halva,
Cu şerbet şi îngheţate,
Ieftine ca braga – toate!

Chiparoşi, oleandri, nuferi albi şi lalele,
toate freamătă şi te fac să semeni cu o grădină de vis...
Eşti o oază de lumină, colţ de paradis!

Când zic acum Ada-Kaleh îmi pot închipui
O lume frumoasă, în care poţi trăi...

Autorii „Poemului“:
Barbu Raluca, Bărbulescu Adrian, Belega Dan, Bololoi Mihaela, Costăchioiu Andreea, Dăogaru Alisa, Dobrescu Alexandra, Dodea Andrei, Găman Eduard, Ghiţan Andreea, Lungu Gabriela, Lungu Vlad, Minune Alexandru, Peleaşă Teodora, Pătra Ionuţ, Puican Ioan, Rupa Roxana, Stan Cristina, Şipoteanu Răzvan, Ţuţuman Lavinia, Udrea Daniela, Cismaru Maria, Boengiu Anca, Prof. îndrumător Paula Scalcău

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Obiceiuri turceşti pe pământ românesc

Turcii (Türkler) stabiliţi în Dobrogea au venit din diferite popoare şi triburi turcice, precum şi din regiuni diferite, majoritatea veniţi în urma colonizării cu populaţie turcă a Dobrogei în timpul Imperiului Otoman, cînd reprezentau societatea aristocrată, urbană. Colonizarea s-a făcut în mai multe etape, începînd cu secolul al XIV-lea. Ei au fost populaţia majoritară în Dobrogea până la jumătatea secolului al XIX-lea. Timp de peste cinci secole Dobrogea a fost o posesiune interioară otomană în cadrul marelui Beylerbeylik al Rumeliei.
Turcii din Deliorman cunoscuţi sub numele general de Iuruci, se disting prin statura lor înaltă şi prin constituţia lor puternică. Pentru aceasta sunt numiţi „Gadjali” cuvânt turc care înseamnă „oameni puternici”, nu neapărat ca trup ci mai ales ca spirit.
Pentru o mai bună cunoaştere a culturii (a obiceiurilor, ceremoniilor şi ritualurilor) turce vom prezenta episodic câte un obicei tradiţional. Trebuie să subliniem că toate acestea, în aceşti ani, s-au simplificat, trecându-se peste multe etape

Obiceiuri de nuntă:

Alegerea fetei (kız seçimi), cererea fetei (kız isteme), logodna (nışan), nunta (düğün) cu proprietăţile ei importante şi străvechi.
La turcii dobrogeni petrecerile şi ceremonialul legat de nuntă sunt sărbătorite cu mulţi invitaţi într-o atmosferă plină de bucurie şi emoţie. Acest obicei născut în jurul întemeierii familiei este reflectat în toate tradiţiile legate de acest eveniment. Pentru căsătorie, mamele fetelor ajunse la vârsta măritişului, aşteaptă ginerele arătos iar mamele băieţilor caută o noră frumoasă şi muncitoare. La căsătorie este cerut întotdeauna consimţământul celor doi.

Alegerea fetei/miresei. Tinerii ajunşi la vârsta căsătoriei aduc la cunoştinţa familiilor ceea ce îşi doresc cu ajutorul unor intermediari. Mama, tatăl şi rudele apropiate îi caută fiului fata potrivită să-i fie parteneră de viaţă. Partea fetei face cercetări pe căi mai ascunse. Cercetarea rădăcinilor şi a situaţiei materiale şi morale a ambelor părţi este un obicei căruia i se acordă o deosebită importanţă. Sunt interzise căsătoriile între rude sub gradul (kuşak) şapte.
După întâlnirea rudelor apropiate ale celor două părţi se ia hotărârea şi încep pregătirile legate de cererea fetei.

Cererea fetei/dünürcülük (söz kesme). Acest obicei începe după alegerea fetei şi este făcut de femei şi de bărbaţi. Rudele apropiate tânărului împreună cu unu, doi peţitori(dünürcu) merg la fată acasă pentru a o peţi. Cutia cu bomboane este nelipsită la o asemenea ocazie.După un scurt dialog, între cele două părţi se face cererea de către tatăl tânărului în felul următor: Din porunca lui Allah şi cu binecuvântarea profetului o găsim potrivită fiului nostru pe fata dumneavoastră. Ce ne puteţi răspunde. (Allah ın emri, Peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuza munasip bulduk, siz ne dersiniz.) În acelaşi timp se înşiruiesc câteva din calităţile tânărului. După acest moment bărbaţii se adună la un loc şi cer pentru fată „dreptul laptelui“ (süt hakkı) şi „dreptul tatălui“ (başlık parası), banii capului de familie. De peste cinzeci de ani aceste obiceiuri sunt doar simbolice, acolo unde se respectă. După ce aceste obiceiuri au fost rezolvate se stabileşte la o dată potrivită ziua logodnei. Se dau mici cadouri şi toţi sunt poftiţi la masă. În acest timp rudele tânărului aşteaptă nerăbdători răspunsul pozitiv sau negativ al familiei fetei. Chiar neliniştiţi ies în stradă să-i întâmpine pe peţitori. Cum îi văd venind îi anunţă pe cei din casă iar pentru această veste sunt recompensaţi (bahşiş alır/ müjde hakkı). Din acest moment încep pregătirile pentru logodnă (nışan töreni). La acest ceremonial participă multe persoane (rude, vecini prieteni) şi este făcut în ambele case. Familia tânărului trimite tatălui, mamei şi rudelor apropiate ale fetei tot felul de daruri (satış hediyeleri) puse toate într-o legătură frumos ornamentată (boğça kabı). Cadoul pregătit pentru viitoarea mireasă este mai mare şi conţine printre multe obiecte cosmetice, obiecte din aur (colier, brăţară), rochia de mireasă, lenjerie intimă şi lenjerie de corp, diverse obiecte vestimentare, încălţăminte (pantofi şi papuci). Tot acest conţinut este arătat de mama fetei tuturor rudelor şi vecinilor după care la rândul ei trimite ginerelui, tatălui şi mamei acestuia şi unor rude câteva cadouri. Toate cadourile trimise atât din partea mirelui cât şi de mireasă au prinse etichete pe care este scris numele celui care trebuie să-l primească. Ca în toate zilele de sărbătoare şi în ziua logodnei se face o masă festivă la care sunt poftiţi toţi invitaţii, însă nu înainte de a se ţine un dua/mevlid (a se psalmodia). Venirea imamului la acest ceremonial este obligatorie.

Melek Osman

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

2013 Piri Reis Haritasını Anma Yılı Olacak!

Unesco’nun 36 Genel Toplantısında alınan karar neticesinde 2013 yılı, Piri Reis’e ait Dünya Haritasının 500. yıldönümü olması münasebetiyle “Anma Yılı” olarak ilan edildi.
Osmanlı coğrafyacıları arasında dünyaca en çok tanınanı ve Türk Denizcilik Tarihi dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri şüphesiz Piri Reis’tir. Ege ve Akdeniz kıyılarını, limanlarını ve yerleşim yerlerini tasvir ettiği Kitâb-ı Bahriye’si denizcilik ve haritacılık tarihi başta olmak üzere birçok değişik birimin önde gelen kaynak eseridir. Bilindiği üzere bu ilk denizcilik kitabı yanında Piri Reis’i dünyaya tanıtan en büyük özelliği ciddi bir haritacı olmasıdır. Gerek Kitâb-ı Bahriye’sinde yer alan çizimler gerekse 1513 ve 1528 yıllarında tamamladığı iki adet Dünya haritası, kartografya tarihimizin en önemli parçalarıdır. Özellikle Afrika ve Avrupa kıtalarının batı kıyıları ile Atlas okyanusunu ve Amerika kıtasının doğu kıyılarını (kısmî olarak) gösteren 1513 tarihli ilk haritası Dünya Bilim Tarihinin en kıymetli miraslarındandır ve bilinen en eski dünya haritasıdır.
UNESCO Türkiye Milli Komisyonun öncülüğünde Türk Bilim ve Kültür Tarihimizin önde gelen isimlerinin uluslararası düzeyde de bilinmesi, tanınması ve takdir edilmesi amacıyla 1996 yılından beri “Yıldönümlerinin Kutlanması” çalışmaları yürütülmektedir. Tarihi kişiliklere ait doğum, ölüm veya kuruluş gibi anlam içeren yılların UNESCO’ya tescil ettirilmesiyle gerçekleşen bu çalışmaya, Piri Reis’in 1513 tarihli Dünya Haritasının konu olması ise Denizcilik Müsteşarlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ortak yürüttüğü faaliyet neticesinde gerçekleşti.

Ca urmare a deciziei celei de-a 36 Adunări Generale a UNESCO, anul 2013 a fost declarat „Anului memorial Piri Reis“, an ce marchează aniversarea a 500 de ani a hărţii cartografiate de către Piri Reis.
Piri Reis este unul din cel mai cunoscute nume din lume-geografiei otomane, fără îndoială unul dintre numele care vine în minte când vă gândiţi la istoria maritimă turcă. Reprezentarea cartografică şi diagramele extrem de precise a Coastei Mării Egee şi Mării Mediteraneă, porturilor şi aşezărilor din preajma lor, au fost descrise în cartea Kitab-i-Bahriye (Cartea de Navigaţie), carte care a adus multe schimbări în cartografia otomană şi nu numai. După cum ştiţi, Piri Reis pe lângă această carte maritimă, este cunoscut în întreaga lume ca fiind unul dintre cei mai importanţi cartografi din lumea întreagă. Atât gravurile din Kitab-i-Bahriye, precum şi harta lumii finalizată în doi ani, în două ediţii (1513 şi 1528), reprezintă cea mai importantă parte a istoriei cartografice mondiale. Cea mai veche hartă a lumii (1513), recunoscută de istorie, reprezintă în principal zonele ale Coastei Atlantice şi de vest ale continentelor din Africa şi Europa şi coasta de est a continentului american (parţial).
Comisia Naţională UNESCO din Turcia la recomandarea Comisiei de Ştiinţă şi Cultură din Turcia, începând cu anul 1996 a iniţiat un program „Aniversări” de recunoaştere şi promovarea naţională şi internaţională a numelor importante din istorie. Acest proiect cuprinde aniversări bazate pe data de naştere, deces sau înfiinţarea unor organizaţii. Subsecretariatul de Afaceri Maritime şi Ministerul Culturii şi Turismului au propus ca anul 2013 să fie declarat anul Piri Reis deoarece anul acesta se sărbătoresc 500 de ani de când acesta a cartografiat harta lumii.

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Mihai Eminescu

Mihai Eminescu bir Romantik şair, romancı ve gazetecidir ve sıklıkla Romanya’nın en ünlü ve etkileyici Romen yazarı olarak gösterilir. Mihai Eminescu, Junimea Edebiyat Topluluğu’nun aktif bir üyesiyken, aynı zamanda Muhafazakar Parti’nin (1880-1918)resmi yayınorganı olan Timpul (Zaman) Gazetesi’nin de bir editörüydü. İlk şiir kitabı henüz 16 yaşındayken yayımlandı ve 19 yaşındayken öğrenim görmek için Viyana’ya gitti. Şairin yaklaşık 14,000 sayfayı içeren, 46 ciltten oluşan elyazmaları, Titu Maiorescu tarafından 25 Ocak 1902 yılında yapılan bir toplantı sırasında Romen Dili Akademisi’ne (Romance’nin en yüksek otoritesi) hediye olarak sunuldu. “Luceafarul” (Akşam Yıldızı), “Oda in metru antic” (Antik Vezniyle Ode) ve “Epistles/Satires” (Beş Mektup) ünlü çalışmalarından bazılarıdır. Şiirlerinde sık sık doğaüstü, mitolojik ve tarihi konular kullandı. Genel olarak çalışmaları Alman Felsefeci Arthur Schopenhauer’ın etkisini taşımaktadır.
Eminescu, 3 Şubat 1989 tarihinde Bükreş’deki Marcuta (Marcutsa) hastanesine kaldırıldı, daha sonra Caritas Sanatoryumun’da da bir süre tedavi gördü. 15 Haziran 1889 yılında sabah saat 04:00 sıralarında Doctor Şutu’nun Sanatoryumu’nda tedavisi sürerken öldü. 17 Haziran’da Bellu Mezarlığı’nda bir ıhlamur ağacı altında toprağa verildi. Ölümünden sonra 28 Ekim 1948 tarihinde Romen Dili Akademisi üyeliğine seçildi
Romen Tarihçi Nicolae Iorga, Eminescu’yı Modern Romen Dili’nin manevi babası olarak görmüştür. Ortak bir kanı ile, en büyük ve ülke şiiri en iyi temsil eden Romen Şairi olarak görülmektedir.
Romen Şiiri’nin Efsane Şairi: Mihai Eminescu (Ali Narçın, Ozan Yayıncılık, ISBN No:9789944143295), Eminescu’nun hayatı ile ilgili bilgiler ve eserlerinin Türkçe çeviri çalışmaları bulunmaktadır
Şiirleri doğadan ve aşktan, nefret ve sosyal eleştiriye kadar geniş bir konu yelpazesi göstermektedir. Çocukluk yılları, son şiirlerinde derin bir nostalji ile tekrar uyanmıştı.
Eminescu Arthur Schopenhauer’ın çalışmalarından etkilenmişti. Bazıları onun en dikkate değer şiiri Luceafarul’un, Vedic Cosmogony’nin unsurlarını taşıdığı fikrindeydiler. Eminescu’nun şiirleri 60’ın üzerinde dile çevrildi. Hayatı, çalışmaları ve şiirleri Romen Kültürü’nden büyük bir şekilde etkilenmiş olup, şiirleri Romen Okulları’nda geniş bir şekilde öğretilmektedir.
En dikkate değer şiirleri şunlardır: Doina (Özlem), Lacul (Göl), Luceafărul (Gece Yıldızı), Floare albastră (Mavi Çiçek), Dorinţa (Arzu), Sara pe deal (Tepe’deki Akşam), O, rămâi (Lütfen Kal), Epigonii (Epigones), Scrisori (Mektuplar), Şi dacă (Eğer ki...), Odă (în metru antic)” (Antik Vezniyle Ode), Mai am un singur dor” (Bir Dileğim Daha Var).
Eminescu Romenler için büyük bir değerdir. Şarkılarda ve edebi eserlerde yer alır, saygı ve sevgi görür. Hatta bir şarkıda, Romanya Halkı’nın değerlerini kaybetmesi durumunda, Eminescu’nun Romenleri yargılayacağı söylenmektedir: “Eminescu să ne judece!” (Eminescu bizi yargılayacak!)

Kaynak: tr.wikipedia.org/wiki/Mihai_Eminescu

UYKULU KUŞLAR

Ceviren: Munir Ebu

Uykulu kuşlar
Yuvalara toplanırlar,
Filizlere saklanır, rahat ederler –
   İyi geceler!

Kara orman susarken,
Sadece Kaynaklar inler;
Bahçede çiçekler de uyur –
   Sakin uykulu geceler!

Kuğu geçer su üstünden
Sazlar arasında yatmak için –
Meleklerin yakın olsun,
   Yukun derin!

Gecenin o periliğinde
Gururlu ay yükselir, geçer,
Hepsi düş ve hepsi ahenk –
   İyi geceler!

Minever Omer

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Yorgan gitti kavga bitti

Soğuk bir kış gecesiydi. Hoca Nasreddin, sıcak yatağına girmiş, uyumaya çalışıyordu. Tam tatlı bir rüyaya dalacaktı ki, hanımı, bunu dirseği ile dürteledi.
“Kalk hoca kalk hele!”
“Fesübhanallah, nen var be hatun!”
“Aman Hoca, dışarıdan gelen gürültüleri duymazmısın. Bak hele, kıyamet kopuyor kapı önünde. Belli ki bir kavga bir dövüş var. Sen hoca adamsın, kalk şunlara bir iki nasihat et de can yanmasın, kan dökülmesin”
Hoca efendi, Bismillah ile yataktan çıktı. Çıkarken de, üzerlerine örttükleri o çok kıymetli yün yorganı çekip omzuna aldı. Sokağa çıkan Hoca, baktı ki üç beş külhanbeyi kabadayı, itişip kakışıyolar.
“Bre, bu saatte neyi pay edemezsiniz”
Külhanbeyleri hocayı görünce, hemen etrafını sardılar. “O haksızdı”, “Ben haklıydım” derken, bir itiş kakış daha koptu. O gürültü de, Hocanın omzundaki kıymetli yün yorganı kaptıkları gibi, karanlık sokaklardan içeri kaçıp kayboldular. Hoca, kapısının önünde, yatak hali ile höyük gibi kalakaldı. Soğuk ihtiyar kemiklerini sızlatmaya başlayınca da, içeriye hanımının yanına gitti. Hanım sordu:
“Ne oldu Hoca, neymiş kerataların dertleri”
Hoca üzgün cevap verdi:
“Yok bişey hanım, yat da uyu. Yorgan gitti kavga bitti…”

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

Yeşil Mercimek Salatası

Malzemeler:

2 su bardağı haşlanmış yeşil mercimek
1 su bardağı doğranmış salatalık turşusu
1 su bardağı doğranmış kuru domates
5-6 adet kıyılmış yeşil soğan
1 demet kıyılmış maydanoz
1 su bardağı iri dövülmüş ceviz
1 yemek kaşığı nar ekşisi
1 adet limonun suyu
tuz
4 yemek kaşığı zeytinyağı

Hazırlanışı

  1. Bir bardakta limon suyunu, nar ekşisini,tuzu ve zeytinyağı iyice karıştırın.
  2. Diğer malzemeleri derin bir kapta karıştırın, üzerine hazırladığınız sosu ekleyin.

Salată de linte verde

Ingrediente:

2 pahare de linte verde fiartă
1 pahar de castraveţi muraţi tocaţi
1 pahar de roşii uscate tocate
5-6 cepe verzi tocate
1 de legătură de pătrunjel tocat
1 pahar de nucă mărunţite
1 lingură de oţet de rodie
Zeama de la o lămâie
Sare
4 linguri de ulei de măsline

Mod de preparare

  1. Într-un vas se amestecă sosul pentru salată: zeamă de lămâie, oţet de rodie, sare, ulei
  2. Toate ingredientele se pun într-un castron de salată şi se amestecă cu sosul

Ballı Kurabiye

Malzemeler

2 adet yumurta
1,5 su bardağı toz şeker
125 gram margarin
2 yemek kaşığı bal
4 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 çay bardağı ceviz, fındık ya da badem

Hazırlanışı - 30 adet

  1. Yumurta, şeker, margarin ve bal çırpılır.
  2. Un ve kabartma tozu eklenip elle yoğrulur.
  3. Şekil verip üstü ceviz, fındık ya da badem kırığına batırlır.
  4. Önceden 175 dereceye ısıtılmış fırında 20 dakika kadar pişirilir.

Fursecuri cu miere

Ingrediente

2 ouă
1,5 pahar zahăr tos
125 gr margarină
2 linguri miere
4 pahare făină
1 praf de copt
O ceşcuţă cu nucă, fistic sau migdale mărunţite

Mod de preparare pentru 30 de buc

  1. Se bat într-un bol ouăle, zahărul, margarina şi mierea
  2. Se adaugă făina şi praful de copt şi coca obţinută se frământă cu mâna
  3. Se dau formă de fursec şi se tăvălesc prin nucă mărunţită
  4. Se coc pentru 20 de minute în cuptorul încins în prealabil la 175 de grade

▲ Cuprins ▲ İçindekiler ▲ Contents ▲

română / türkçe: · română ·
türkçe
ediţia / autorul: · ediţia ·
autorul
alegeţi:
revista tipărită:
Ianuarie 2013
legături: